21 Ekim 2016 Cuma

22 Ocak 2016 Cuma

18 Mart 2011 Cuma

Geçen gün çok sevdiğim bir kardeşimden mail geldi. Konusu "YAŞLANINCA YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ" Oldukça uzun iki sayfalık bir liste. Dikkatle okudum, çoğu yapılmaması gerekenleri yapmıyorum. Amma alışkanlık haline gelen hataları yapmayacağım:
- Anılarımı fazla anlatmayacağım.
- kimseye"gençliğinizin kıymetini bilin" demeyeceğim. Zaten bilmeyeceklerini unutmayacağım.
- karşı fikirlere karşı hırçınlaşmayacağım.
- konuların en doğrusunu bildiğimi sanmayacak,daha da önemlisi bunda diretmeyeceğim.
- gizli de olsa sinirli olmayacağım
- gençlerle konuşurken "ben sizin yaşınızdayken" diye söze başlamayacağım.
- çocuk büyütmek üzerine akıl vermeyeceğim.
60 maddelik listeden hatalarım bu kadar çıktı, eh bu kadar kusur kadı kızındada var!

18 Mart

Bu gün 18 Mart Çanakkale savaşında düşman filosunun yerle bir edilmesinin yıldönümü. Dedem Cevat Paşanın Çanakkale müstahkem mevki komutanı olması ve bu zaferde pay sahibi olmasından herzaman gurur duydum. Ancak üzüldüğüm bir konu dedemin sadece Çanakkale ile anılması. Kendisinin Galiçya başarıları ve Avrupadaki ordulararası politik başarılarından pek söz edildiğini duymadım. Üzüldüğüm diğer konu ise yaşın verdiği umursamazlıkla, rahmetli babaannemin dedemle ilgili anlattığı bilgileri layıkıyla dinlememiş olmamdır.

20 Ocak 2011 Perşembe

Eskiler!

Bazen bu yaşımda(67)mutluluk duyuyorum. Sakın yeni çıkan ve ekonomilerde olduğu gibi insan hayatındada bir U dönüşü olduğu ve U'nun en dibinin 46 yaş olduğu ve sonra tekrar yukarı çıkış başlayacağı felsefesinden etkilendiğimi zannetmeyin. Benimki İstanbul, özellikle Kadıköy'ü '50'lerden itibaren hatırlayarak yaşamanın mutluluğu.
Ben karlı kış günlerinde Göztepe pansiyonlu ilk okuldan kurt inmesi tehlikesine karşı tabur halinde evlere bırakılmayı yaşadım. Yaz ayları Bostancıya, Fenerbahçeye açık tramvayla gittim. Çatalçeşmede billur gibi denize girdim.
Daha sonraları babamdan yürüttüğüm arabayla ikikenarı tramvay hatlı eski Bağdat caddesinde ehliyetsiz dolaştım.
Suadiye Dağ klüpte canlı müzik dinleyip, Osmanbey Site sineması üzerindeki İlhan Gencerin Çatı kulübünde dans ettim. C.tesi günleri Hilton'un meşhur beş çaylarında solist Neco, bateride Salim Ağırbaş, Gitarda Rahmetli Yurdaer Doğulu olmak üzere Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasını bayılarak dinledim.
Orta ve lisede Robert Kolejde yatılı okudum. Ehliyet aldıktan sonra bile ailem arabayı bende yatılı bırakmazlardı, çözüm, rahmetli Gün abinin(Gün Sazak) eşi Bilen abladan Pazar günleri arabalarından birini birkaç saatliğine rica eder, ertesi Cuma geri getirirdim. Beni pek sevdiklerinden birşey demezlerdi.
Futbol oynardım, tahta Fenerbahçe stadında top oynadım.
O zamanlar hayran olduğum Silvie Vartan ile şerefine verilen akşam yemağinde rahmetli eniştem sayesinde karşı karşıya oturup sohbet ettim.
Bunlar hep 1964 senesine kadar, sonrası yeni sayılır.
Önemli olan o zamanlar bunların kıymeti önemi vardı. Şimdi ise varlıklı geçlere imkanlar sonsuz ama eski İstanbul yok ve basit şeylerden zevk sınırlı.

18 Ocak 2011 Salı

MFÖ

Yakınlarım bilir, otantik Türk halk müziği dışında Türk müziğine fazla yakınlığım yoktur, hele modern pop, tam musiki incelik yoksunu iki üç akorlu, konservatuvar iki öğrencisinin yazabileceği şeyler. Ama geçen Pazar gecesi Saba Tümer'in(isim hatalı olabilir) programında canlı MFÖ'yü dinledim. 40. yıllarıymış. Hakikaten benim ailemde üç nesil severek dinledi onları. Onların konserleri hep doldu. Hemde bende ordaydım kalabalığıyla değil hakiki sevenleriyle doldu. bundan sonrada dolacak. Onları dinlerken Cem Karaca'yı, Barış Manço'yu, Tanju Okan'ı ve hayatta olan Bülent Ortaçgil ile Alpay'ı hatırlayıp bu müzisyenlerin yerlerinin bende apayrı olduğunu düşündüm. Keşke onlar ayarında yeni müzisyenler çıksa.

14 Ocak 2011 Cuma

Havadan sudan

Ucube, 45cm, ecdat gibi polemikler nereden çıktı deniyor. Mesele basit! Seçim yaklaşıyor. Ortalıkta muhalefet denebilecek bir şeyde olmayınca AKP tabanı bir rehavet içine girmiş durumda. Haksız da değiller, seçim garanti gibi. Ama Anayasa meselesi olunca rey artması gerek, onun için tabanı hareketlendirmek lazım. Hadise bu. Sev sevme RTE'yi beğenmemek elde değil. Her şeyi zamanında yaparak AKP lehine çevirebiliyor, birde muhalefete bakın ve elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, bunlardan ne beklenir?
Ahmet Hakan ile Yiğit Bulut en sonunda birbirine girdi. İki günlük yazılara bakılırsa enteresan ve okumaya değer bir debelleş olacak. Bir tarafta Cüppesiz Ahmet Hoca, diğer tarafta jöleli genç,(kendi tabirleri)takipte yarar var.
Hiç bir dert yokmuş, hertarafımız denkmiş gibi, son önemli konumuz Kanuni ile ilgili dizi. Yahu seyret veya seyretme bir diziye kayıtsız kalamazmıyız, mutlaka bilip bilmeden, eski edebiyat hocamın tabiri ile amudi fıkariden birşeyler söylemek zorundamıyız? Anlamıyor, sinirleniyorum.

28 Aralık 2010 Salı

Hiç gitmiyorum ama, magazin sayfalarından gördüğüm kadarıyla Nişantaşı bu sene yeni yılı Avrupai/Amerikanvari bir coşkuyla kutlamaya hazırlanıyor. Işıl ışıl caddelerde yeni yıl(noel) müzikleri çalınıyormuş. Hoşuma gitti, 45 sene önce olsaydı kaçırmazdım.
Müzik deyince aklım 25 sene öncelere ve 80'lerin sonlarında dinlediğim,ama LP veya diskini hiç bulamadığım bir Christmas şarkısı geldi.
İrlandalı The Pogues adında bir grup söylüyordu. Solistleri ise Shane Mac Gowan. Şarkının adı Fairy Tale of New York. Tam sevdiğim tarz çok değişik bir Xmax carol, ama hiç bir mistik tınısı yok. Bugün internette bulup dinledim, yine çok sevdim. Dinleyin değişik gelecek.

24 Aralık 2010 Cuma

Serdar Turgut'un tabiri ile Türk malı liberalleri, veya daha eski tabiri ile faşist liberalleri iyi tanımak için lütfen 23/12 tarihli Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakanı, ve onların tamamlaması niteliğindeki 24/12 tarihli Serdar Turgut'un yazılarını okuyun. Bu sayede, başta Hasan Cemal ve Şahin Alpay(liseden sınıf arkadaşım) gibilerin ne olduklarını görün
Lütfen okuyup yorum yapın. Bu tipler artık kanımı donduruyor ve köşe yazılarından nefret ettiriyor.

20 Aralık 2010 Pazartesi

İKİ KONU!

Yiğit Bulut isimli köşe yazarının fikirlerinin pek çoğu ile hemfikir olmadığımı beni tanıyanlar bilir. Ancak şu TUSİAD hakkında bütün söylediklerine hak vermemek elde değil. Açıkça bende TUSİAD'a çok sıcak bakmam. Türkiyede yoksula, biçareye hiç bir faydası olmayan bu dernek sadece kendine çalışan, genele yararlı fakat onların menfaatine dokunan karar alan hükümetlere veryansın eden bir klüptür. Bu konularda fikirlerim kendimedir ama son yaptıkları es geçilecek gibi değil. Tipik TUSİAD ikiyüzlülüğü. Boyner hanım soranlara ne demiş; halkın seçtiği başkan ile dans etmiyecek mi imiş, ana dilimizle hitabedilince hoşumuza gitmez mi imiş? Yahu niye Rizeye gidip oradada halkın seçtiği başkan ile laz havası oynamıyorsun? Niye lazca merhaba deyip biz buralıyız demiyorsun? Veya niye yüzde seksenin arapça bilip, bir kısmının konuştuğu Hatay'a gidip Arapça konuşmuyor, yalelliye seçilmiş başkanla eşlik etmiyorsun? Çünkü oralarda ekmek yok! Oralarda reklam yok! Oralarda medya yok!
Ben bukadar ucuz, sahte yollara tevessül eden dernek görmedim.

Son zamanlarda kendimce doğru nedenlerle CHP'yi ve Kııçlaroğlunu epey eleştirdim. Ancak bazı gerçekleri unuttum sanılmasın. Türkiyenin bugünkü demokrasisi Başta tabii Atatürk ve CHP sayesindedir. AKP dahil bütün partilerin mevcudiyetinin temelini onlar atmıştır. Kılıçlaroğlunun son tutumu ve listesi ise bana kendisine biraz erken yüklendiğimi düşündürdü. İlk başkan seçilişinden sonraki suni popularite, umarımki yerinde söylemler ile yerini yavaş ama sağlam sevgiye ve AKP'ye alternatif olabilecek oy potansiyeline bırakır.

14 Aralık 2010 Salı

CHP'nin hali

Toplumda bir korku var. Bazı insanlar durumlardan ürküyor. Totaliter rejim eğilimlerinin arttığı endişesi insanları korkutuyor. Üstüne, son günlerdeki orantısız güç söylemleri, restoran kontrolleri ve bu konularda bu kesimin gözünde AKP'nin yeterli çıkış yapamaması, endişeleri arttırıyor. Dolayısıyla bu düşünce seçimde daha dengeli bir BMM'ye sıcak bakıyor. Öyle oluncada ilk alternatif olarak akla CHP geliyor.
Ama CHP ne yapıyor? İnsanlara umut vermek, sorunlara rasyonel çözümler üreterek topluma mesajlar vermek yerine, ceza kanunlarının en önemli maddeleri; suçlu bulunana kadar suçsuz, suçsuzluğu değil suçu ispat gerekir'i unutup RTE'nin hesapları gibi sığ işlerle uğraşıyorlar. En son olarak çıkan blok liste çarşaf liste polemiği ise insanları CHP'den soğutan kişisel hırsların devamı niteliğinde.
Böyle bir zamanda insanların hırslarını unutup millet için iyi olanı yapmaya çalışması gerektir diye düşünüyorum.
Ama bu zihniyetlerle, CHP'de beklenen oy artışları bir değil başka birkaç bahara kalmıştır.

10 Aralık 2010 Cuma

Comedymax'ta yeni bir dizi başladı. Ben epeyden beri internetten takibediyordum, ama dizi yeni. Bir genç ile aksi babasının anektotları. Babayı William Shatner oynuyor. Twitter hesabı "ShitMyDadSays" ama dizinin ismi "S#*! MY DAD SAYS". Komik ve zaman zaman edepsiz. Affınıza sığınarak babanın oğluna söylediği bazı şeyleri İngilizce aktarayım:
"You came out of your mom looking like shit. She thought you were beautiful. Don't know what scared me most, your looks or her judgement"
"I didn't say you were ugly. I said your girlfriend is better looking than you, and standing next to her, you look ugly"
"Humans will die out. We're weak. Dinosaurs survived on rotten flesh. You got diarrhea last week from a Wendy's"

"I found some shit in your room..... No, I found actual shit. Feces.... Well I hope it's from your shoes, otherwise what the fuck?"
"Don't start a story with this is so funny. Be like saying my dick's huge before you screw. Even if you're right you sound like an asshole.
Hakiki hayatta twitter hesabının sahibi, "Justin Halpern". kitabıda çıktı. Kitap üzerine babasının yorumları aşağıda;
"YOU, a published writer?..Internet don't count. Any asshole can throw shit up on there."
"Your mom just ordered 35 copies of your book. I'm not paying for one. Fucking. Copy. Mine's free."
En sevdiklerimden biride, edepsiz ama;
"Look we're basically on earth to shit and fuck. So unless your job's to help people shit or fuck, it's not important, so relax.
Bunlar yazabildiğim en edeplileri. Dizide ne kadarı olur bilemem. Takibetmek isterseniz, "ShitMyDadSays.com"

8 Aralık 2010 Çarşamba

Tekrar merhaba!

Neredeyse iki aydır birşey yazmıyorum. Eh yaz bitti Fulya geldi, ev bir keyiflendi. Öyle olunca bloq'la uğraşmak pek cazip gelmedi. Ayrıca güncel mevzularda pek yeni birşeyde yoktu. Ancak bu Wikileaks mevzuu için bir iki laf etmem lazım.
Kısa ve öz, ben de bazıları gibi bütün bu işin bir büyük istihbarat senaryosu olduğunu düşünüyorum. Orada da bu işi en iyi organize edecek, CIA! Düşünün şok edici sızıntılar basına yansımadan önce İsrail başbakanı, bizimle ilgili önemli birşey yok diyor hakikaten öyle. Sızıntılar önce ABD aleyhine, ama, başedilebilir haberlerken birdenbire hernasılsa Milletlerarası ve ispatlanması pek mümkün olmayan kısmen de önemli şahısları karalayan bilgiler haline geliyor. Bunların bazısı magazin mecmualarında görseniz okumayacağınız türden. Ama bazıları cidden düşündürücü.
Neyse, önce bilgileri ilettiği gerekçesiyle zavallı bir askeri içeri aldılar, akıbeti mechul, şimdide patronu içeri alıyorlar. Suç çok ağır! ABD'de olsa idama kadar gider! Tecavüz, üstüne üstlük biri yırtık kondomla diğeri kondomsuz. Adamın adıda artist veya roman kahramanı adı gibi. Julian Assange. Buna benzer adlı Fransız asıllı bir aktör vardı. Netice olarak ben bu zatında o zavallı asker gibi bir şekilde maşa olduğunu ve bu bilgilerin bilinçli olarak sızdırıldığını düşünüyorum.
Gelelim iç yansımalara; beni tanıyan herkes bilir, bazı olumlu bulduğum adımları hariç, AKP'ye yakın olduğum söylenemez. Şu sekiz hesap meselesi bence tam bir izi kalsın durumu. Düşünün temize çıkmak için bir başbakan İsviçre bankalarından mevduatı olmadığına dair yazılı imzalı belge isteyecek. Öteki taraftan delil isim isteyen yok. İşin en acıklı tarafı bu işe mal bulmuş mağribi gibi sarılan ana muhalefet parti başkanı. Doğrusu ben Kılıçlaroğlundan ümitliydim, zaman zaman şüphelerim oldu ama ümitliydim. Ama hukukun en önemli kaidesi olan suçu ispatlanana kadar suçsuz kuralını hiçe sayıp, elle tutulur hiç bir delil olmaksızın savunma istemek en azından, eski edebiyat öğretmenimin dediği gibi, amudi fıkari'den konuşmaktır.
Bu muhalefet zihniyetiyle de, iste isteme AKP'nin yolu açıktır.

1 Ekim 2010 Cuma

MONŞER'İN SÜZGECİ

Sıkıldım! Seküler yaşam tehlikeye mi giriyor, Türkiye nereye gidiyor, daha once birara kafa patlattığım TC/ABD/İsrail çıkar çatışmaları ne boyutlara varır, RTE diktatör mü olacak gibi konulara kafa patlatmaktan usandım. Susarsan başına gelir teranesinden de bıktım. Bir süredir birde Beyaz Türklük meselesi çıktı! Acaba Türkiyede eski Rusyada ki gibi bir asiller sınıfı var da ben mi bilmiyorum? Zira benim bildiğim onlara Beyaz Rus denirdi. Dolayısıyla bence TürkiyedeBeyaz Türk olmaz, sadece eğitimli,seçkin,tarihi siyasi görgüsü olan Türk evlatları olur. Ha bazıları kendine Beyaz Türklüğü yakıştırabilir, ama bilin ki onların çoğu "ver bir cek" diye viski ısmarlamayı bir şey sanan, 45'inden sonra gösteriş için tenise hatta golf'e başlayan ezik görmemişlerdir.
Neyse, kardeşim Ersin'in başlıktaki isimde yeni bir bloq'u var. Keyifli bilgiler veriyor. Dolayısıyla oraya yorum yapmakta rahatlatıcı. Ben bundan sonra bu tip bloqlar okuyup yorumlar yapacağım. (böyle başka bloqlar biliyorsanız haber verin) Ayrıca gazetelerin sadece spor ve magazin sayfalarını okuyacağım. Hatta yeniden kendime erkek dergileri almaya başlayabilirim.

28 Eylül 2010 Salı

Çoktanberi eskiye dönüp bilgisayarı unutmuştum. Ama bu akşam Bloomberg tv'de Kerem Görsev ile yapılan röportajı seyredince, müzik hakkında düşündüklerimi bir uzman ağızından birebir dinleyince paylaşayım dedim. Adam iyi müzik için eğitim (konservatuvar) dedi, bilgisayar değil, kalem porte kağıdı ile beste dedi, yazlık plaj (artık beach diyorlar) müziği değil Bülent Ortaçgil, Özdemir Erdoğan dedi, caz'a başlanacaksa klasik caz dedi, yani söylenmesi gereken herşeyi söyledi. Keşke kaydedip meraklısı için hepsini yazabilsem. Benim gibi elektronik karşıtı (birazda tutucu) müziksever için keyif verici bir söyleşi idi.
Tavsiye ettiği http://www.jazzradio.com'u/ dinliyorum, inanılmaz bir zevk, tavsiye ederim.

14 Eylül 2010 Salı

Yine siyaset!

Son zamanlarda siyasete bulaşmamaya özen gösteriyordum, ama dış dünyada Türkiye ile ilgili okuduklarım bir daha yazmama sebep oldu.
Herşeyden önce, sevin veya sevmeyin, isterseniz nefret edin, ama kabul edin ki RTE, kendi janrıyla çok başarılı bir lider. Amerika da artık pek mutlu olmasada bunu görüyor. Peki onlara göre bu başarının ana sebepleri ne? Şunlar:
 Türkiye çoğunlukla dindar bir ülke. Dolayısıyla dini değerleri önde tutmayan ve üstüne gitmeyen partilerin şansı az. Peki şimdiye kadar, MSP'nin koalisyon ortaklığı hariç neden bu görüşün politik başarısı yok ta AKP'nin son yıllarda önemli başarıları var? İşte burada AKP (RTE)'nin milliyetçiliği MHP ve CHP'nin önüne taşıması gerçeği yatıyor. Bu yeni milliyetçilik etnik kökenli sert iç milliyetçilik değil, Bu daha popülist dışarıya dönük ABD ve İsrail'e karşı çıkışlarla alkışlanan bir milliyetçilik. Bu sebeple AKP MHP'den oy çalıyor. O kadar ki, MHP'nin seçim barajını aşıp aşamayacağı bile gündemde.
İşte benim merak ettiğim bundan sonraki dış politika. Eğer ABD'ye karşı bu sert politika devam eder ve zaten tedirgin ABD tamamen karşımıza alınırsa ne olur? Taraftarı veya düşmanı olalım, ABD hala tek süper güç dolayısıyla İran gibi yanlız kalmak istemiyorsak ABD ile menfaatlarımızı sonuna kadar koruyan ve fakat tatlı sert bir politika daha faydalı olacaktır sanıyorum. Diyeceksiniz ki zaten Türkiye İran yapılmak isteniyor. Ben buna, işin oraya varacağı fikrine, katımıyorum. Sebebim son derecede ekonomik. Türkiyenin ticari ilişkilerinin %90'ından fazlası Batı ile dolayısıyla bu değişim sermayenin (yandaş denilen sermaye dahil) ve İktidarın işine gelmez.
Bakalım göreceğiz.

Eğer klasik caz'ın modern yorumlarını seviyorsanız mutlaka Robin McKelle'nin İstanbul konserine gidin. Konser dolayısıyla aklıma geldi, yorumcunun Mess Around albümü de çok keyifli.

8 Eylül 2010 Çarşamba

U2

Son 10 gündür U2 ile yatıp Bono yani Paul David Hewson ile kalkıyoruz. Müzik sevmeme biraz da bilmeme rağmen U2'ye ait hiç bir parça bilmediğimi hayretle farkettim. Muhakkak ki dünyaca fevkalade çok hayranı olan tekniği çok yüksek ve yaratıcı sahne efektleri tasarlayan bir grup. Ayrıca Bono'nun yardım faaliyetleri de takdire şayan. Ancak bence hiç bir zaman klasikleşmiş bir topluluk olamayacaklar. Yani 30-40 sene sonra bir Blood Sweat & Tears, bir Chigago, bir Beatles, bir Pink Floyd gibi sadece müzikleriyle hatırlanmayacaklar. Bu arada senelerce haklı veya haksız Türkiye karşıtı demeçler veren, ve burada konser vermeyi reddeden Bono'yu geleneksel abartıcılığımızla 2 bakan eşliğinde eşliğinde köprü kapatıp yürütmeler, Başbakan ile görüştürmeler doğrusu hiç hoşuma gitmedi. İçimde kalmasın dedim!

7 Eylül 2010 Salı

I did it my way

Gecenlerde MD Mehmet Öz'ün hastalığını okuyunca üzüldüm. Anladığım kadarıyla tedavisi mümkünmüş. Beni bu konuda bazı yayınlardaki alaycı yaklaşımlar, tavsiyeleri ile ilgili bazan seviyesizliğe varan kücültücü ifadeler çok rahatsız etti.
Bu sağlıklı yaşam konusunda ben şöyle düşünüyorum; bence insan kendisine faydalı olan herşeyi kendini zorlayarak yapmaktan ziyade, hayatında yaşam kalitesini en üst seviyeye getirecek dengeyi bulmalıdır. Dolayısıyla bırakın katı kuralları, kendi dengeniz içinde hayatta mutlu olmanız neyi gerektiriyorsa onu yapın. Sonrada, işin sonu geldiğinde, şarkılardaki gibi, "that was a good life" veya "I did it my way" diyebilin.

1 Eylül 2010 Çarşamba

redaksiyon

İnsan akşam eve geldiğinde yalnız olunca, izin verilen tek kadeh ve müzik eşliğinde gayri ihtiyari geçmişe gidiyor. Geçen gün dikkat ettim ki ben kendi geçmişimin editörü olmuşum. Geçmişimi montajlıyorum. Kötü anıları kesip, peşpeşe güzel hatıralara dalıyorum. Ya iyi bir editörüm veya epey güzel şeyler yaşamışım ki, şöyle bir silkinince gülümsediğimi farkediyoru. Demem odur ki, sizde kendi mazinizin edıtörü olun, montajlayın kötü anıları kesip atın, sizde arka arkaya güzel hatıralarınızla yaşayın. Göreceksiniz, bir iki saat sonra çok sevdiğiniz bir film seyretmişcesine mutlu olacaksınız. Hadi başlayın redaksiyona, mutlu edin kendinizi.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Erken bir sabah

Sabah uyku tutmadı, çok erken kalktım. Kahve içip gazeteleri beklerken aklıma ilk yurt dışı seyahatlerim geldi. Rahmetli babam Fransız Compagnie İnternationale des Wagon Lits kısaca Wagon Lits, Türkçesi Yataklı Vagon şirketinde çalışırdı. Bu sebeple ilk yurt dışı seyahatlerim hep trenle olmuştur. Ama oyle kısa yolculuklar değil, 3gece 4günlük yolculuklar. 1950-1955 arasında İstanbul-Beyrut-İstanbul ve İstanbul-Paris-İstanbul seyahatlerim az değildir. İstanbul-Beyrut pek eğlenceli değildi ama cocuk aklımla Paris yolculuklarına bayılırdım. Babam orijinal Orient Express' seçmezdi.( İst-Bükreş-Budapeşte-Viyana-Munih-Paris) Onun yerine adını Alplerdeki uzun tünelden alan Simplon Orient Express'i seçerdi. İst-Sofya-Belgrat-Trieste-Venedik-Milano-Lozan-Paris arasındaki yolda Bulgaristan hariç her sınırda lokomotif ve daha önemlisi vagon-restoran değişirdi.Hayatımda ilk balkan yemeklerini orada tattım. İlk domuz pastırmamı, ricotta soslu spagettimi oralarda yedim. Trieste ve Venediğin tren yolundan görünüşü bambaşkadır. Sonunda Parise gelip Gare de L'est'e indiğinizde bir hüzün çöker, bir heyecan başlar
Belki cocukluk abartısı ama, düşünüyorum da şimdiki en lüks kara yolculuğu o kadar hoş, o kadar mistik olamaz.